Özel İnsanlar



Geri Dön

19 Aralık 2006

Merhaba Arkadaşlar,

Sevgili Avni, yazdıklarına katılıyorum. Ancak bir anımsatma yapma gereği duydum. Bu anımsatma teknik bir konu olmakla birlikte, bence bizim bu konuda yapmamız gerekenler açısından da önemli. Bu nedenle bilinmesi gerekir diye düşünüyorum.

Uluslararası bir sözleşmenin iç hukukta ve uluslararası hukuk düzleminde bağlayıcılık kazanabilmesi için bir dizi aşamanın kaydedilmesi gerekiyor. Öncelikle sözleşmenin ilgili devlet tarafından imzalanması gerekiyor. İkinci olarak, imzalanan sözleşme onaylanıyor. Üçüncü olarak da, BM Genel Sekreterliği'ne depo ediliyor. Daha da açıkçası, gönderiliyor. Yani, TBMM'ye varmadan önce, imzalanması gerekiyor. Bunu daha önce de söylemiştim anımsarsan. Bu durumda, Türkiye'nin bu sözleşmeyi önce imzalaması için kitlesel bir mücadele verilmesi gerektiği inancındayım. Türkiye insan hakları sözleşmelerini onaylama konusunda genelde yavaş davranıyor. Bazen imzalıyor ama onaylamıyor. Hatta bu durum Avrupa Konseyi'nin bir tavsiye kararına bile yansımıştı. -bu durum Ölüm Cezasının Kaldırılmasına İlişkin AİHS 6 No'lu protokolün onaylanmasıyla ilgili gecikmeyle ilgiliydi- Çoğu insan da: "Hah sözleşme imzalandı, artık yürürlüğe de girdi" diye düşünüyor. Oysa Türkiye'nin uluslararası hukuk alanında yükümlülük yüklenmesi için onay ve bu onayı BM Genel Sekreterliği'ne depo etmesi bir koşuldur. İkinci aşamada onaylanması için uğraş verilmesi gerekir. Moralleri bozmak istemem ama genelde bu süreçler yılları bulduğundan zaman yitirmemekte yarar var. Örneğin, keşke Türkiye bu kez daha hızlı davransa biz de o 20 devletin içinde olsak belki sözleşmenin yürürlüğe girmesi sürecinin hızlandırılmasında bir katkımız olur uluslararası hukuk açısından. Sonuçta 650 milyon insanı ilgilendiren bir sözleşme bu. Umarım TürkQuad EPG İletişim Grubu'nda da ilgi görür bu konu.

Sevgiler, Selen

---------------

22 Aralık 2006

Merhabalar,

Sevgili Dersu Erol Uyar'ın konuya ilişkin verdiği örnek gerçekten dikkate değer. Türkiye'de hukuksal konularda ciddi bir sorun olduğu kesin. Bu sorun çeşitli görünüş biçimleriyle sık sık da karşımıza çıkıyor.

Ben de başka bir örnek vermek istiyorum:

Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6 No'lu Protokol'ü (Ölüm Cezasının Kaldırılmasına İlişkin Protokol) oldukça geç imzaladı. İmzalamamasının nedeni yasalarında halen ölüm cezasının var olmasıydı. Gerçi 1984 yılından bu yana ölüm cezası Türkiye'de uygulanmıyordu, ama yasalardaki varlığı sürmekteydi. 2001 yılında yapılan bir Anayasa değişikliğiyle söz konusu ceza kaldırıldı. Bu protokolde, bir devletin ölüm cezasını -eğer yasalarında böyle hükümler varsa- ancak "savaş zamanında ya da yakın savaş tehdidi durumunda" saklı tutabileceği öngörülüyor. Yani savaş ve yakın savaş tehdidi durumları dışında protokolde başkaca bir istisnaya yer verilmemiştir. Türkiye ise yaptığı değişiklikle savaş zamanında ve yakın savaş tehdidi durumuna ek olarak bir de "terör Suçları”nı istisna olarak ileri sürerek protokolü imzalamak istedi. Bir devletin yürürlükteki bir sözleşme veya onun protokolüne yeni bir hüküm ekleme gücü yoktur. Hukuka uymak yerine, hukuku kendine uydurma çabalarının somut bir göstergesi olsa gerek bu durum. Ulusal hukuk açısından da Özürlüler İdaresi yasaya yönetmelikle yeni bir hüküm eklemeye kalkıştı. Yapacak işler bitti ya, sıra eğlenceye geldi. :) Özetle, bu bizim mayamızda var bence.

Sevgiler, Selen

---------------

22 Aralık 2006 Cuma

Yeniden Merhabalar,

İnsan hakları hukuku da devletle birey arasındaki çelişkinin ortaya çıkardığı bir alan aslında. Bir yanda koca bir yapılanma, diğer yanda o koca yapılanmaya göre daha zayıf bir konumda olan birey var. Ancak Türkiye'de insan hakları sorunları ele alındığında çoğu kez, "kesin sesinizi devletin otoritesini sarsıyorsunuz" gibi tepkilere de hedef olunuyor. Yargıçların uyguladıkları yasalarda korunanın devlet olması da, hukuksal yapılanmanın böyle oluşturulmuş olmasından kaynaklanıyor. Milliyetçi-Ana-Sol hükümeti döneminde, "devlet kendisine karşı işlenen cürümleri bağışlamazken, bireylere karşı işlenenleri affediyor" tartışmalarının temelinde de bence bu vardı. Aslında bu anlayış hemen hemen her yerde az-çok etkisini sürdürüyor. Ancak biz de bir de "hain" olarak damgalanma gibi ağır sonuçları da içeriyor bu yaklaşım. Bu öyle bir anlayış ki, bazen kişilerin AİHM'de dava açmalarının bile önüne geçebiliyor, çünkü insanlar korkuyorlar.

Özetle, gerçekten alınması gereken uzunca bir yol var, yitirilecek zaman yok. Daha önce de belirtildiği üzere Sakat Hakları Sözleşmesi'nin bir an önce Türkçeye çevrilmesinde yarar var. Eğer kitlemiz bu belgenin içeriğini bilinçle kavrarsa, sözleşmenin imzalanması, onaylanması ve iç hukukta uygulanması konusunda daha duyarlı davranabilecektir. Keşke Türkiye bu sözleşmeyi seçmeli protokolü ile birlikte imzalayıp onaylasa! Böylece metnin içerdiği haklar işlevsel açıdan da daha güçlü bir korumaya sahip olabilecektir. Sanırım Türkiye Sakatlar Derneği (TSD) de TürkQuad EPG'ye üyeydi, onların bu sözleşmenin imzalanması ve onaylanmasıyla ilgili somut bir çalışması var mı veya olacak mı? Doğrusu genelde sivil toplum kuruluşları, "biz yaptık", "biz başardık"çı yaklaşımlar sergiliyor. Ancak keşke bu metnin imzalanması, onaylanması ve iç hukuka yansıması bağlamında rekabetçi, benmerkezci yaklaşımları bir kenara bırakarak ortak bir tutum sergileyebilseler temsil ettikleri kitlelerin de sesine kulak vererek.

Sevgiler, Selen

Geri Dön


İçeriğe geri dön | Ana menuya dön