Özel İnsanlar



Geri Dön

28 Haziran 2006 Çarşamba

Bir Boş vermişliğin Tarihi ve Sakatlığa Dayanan Ayrımcılık

Ayrımcılık, türlü görünüş biçimleriyle yüzyıllardır varlığını sürdüren ve günümüzde özellikle bazı insan topluluklarının sıkça karşılaştığı bir tutum/davranıştır. Örneğin, Roma uygarlığında, halk, köleler ve özgürler olarak ikiye ayrılıyordu. Bu uygarlıkta, köleler özgürlere –efendilerine- bağlı olarak üretim etkinliklerine etkin biçimde katılmaktaydılar. Tarihin ve Roma hukukunun sağladığı veriler ışığında, kölelerin hak kavramının öznesi değil, tersine, nesnesi konumunda bulundukları günümüze ulaşan bilgiler arasındadır. Roma uygarlığında, yurttaşlık haklarının konusu olan halkın özgürler kesimiydi. Bu bağlamda, ayrımcı uygulamaların Roma uygarlığı döneminde var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ne var ki, söz konusu uygarlıkta, sosyo-ekonomik sistemin özünde var olan bu tutum, günümüzde insan hakları hukukunun tutarlı olarak yasakladığı bir davranış biçimidir.

Sakatlığa dayanan ayrımcılığın –İngilizce karşılığıyla “disability-based discrimination”- ise uzunca bir tarihsel geçmişi olmasına karşın, uluslararası örgütlerin, -BM dahil- insan hakları savunucularının ve aktivistlerinin uzun bir süre boş verdiği bir davranış biçimidir. Sakatların dünyanın her yerinde eğitim, iş, sosyal ve kültürel etkinliklere katılım, oy kullanma, siyasal hayata katılım, barınma, ulaşım, erişebilirlik, haberleşme ve kamusal hizmetlerden yararlanma gibi birçok konuda ayrımcı uygulamalara hedef oldukları BM raporlarına –örneğin, özel raportörlerce BM İnsan Hakları Komisyonu’na sunulan ve 1983-1992 arasındaki zaman dilimini kapsayan rapora- yansımasına karşın, bu boş vermişlik tarihsel bir nitelik kazanmıştır. Özetle, sakatların fiziksel ve sosyal engellerle karşılaştığı bilinmektedir. Bu umursamazlığın doğal bir sonucu olarak sakat hakları, insan hakları hukukunun diğer alt dallarına göre daha geç gelişme gösterecektir.- gerçekten sakat haklarıyla ilgili uluslararası yasama etkinliklerinin ancak 30-35 yıllık bir geçmişi vardır.- Sözü edilen bu boş vermişlik, BM insan hakları belgelerine de gözle görülür bir eksiklik olarak yansıyacaktır.

Özellikle Nazi Almanya'sında sakatları da kapsayan, bazı insan topluluklarına yönelen ve soykırımlara varan büyük hak ihlalleri ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkıma bir tepki olarak doğan insan hakları hukukunun temel belgeleri olan, Evrensel İnsan Hakları Bildirisi (“EİHB”), Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (“ESKHS”) ve Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (“MSHS”) ayrımcılık yasağını düzenleyen belgelerdir. Bu belgelerin üçü de ayrımcılık yasağını benzer biçimde düzenlemişlerdir. Örneğin, MSHS’nın ayrımcılık yasağını düzenleyen 2. maddesinde, sözleşmeye taraf devletlerin, söz konusu sözleşmede tanınan hakları, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya benzeri nedenlerle ayrım gözetmeksizin bütün bireylere tanıyacaklarını bir yükümlülük olarak öngörmüştür. Peki, yukarıda sözü edilen eksiklik nedir?

Öncelikle, bu düzenlemede özel olarak ve açıkça, ırk, renk, cinsiyet gibi farklılık yaratacağı günlük yaşam deneyimleriyle saptanmış durumların yer alması son derece yerinde bir yaklaşımdır. Bununla birlikte, sakat topluluğundan bu düzenlemede hiç söz edilmemiş olması bu ve buna benzer düzenlemelerin bulunduğu belgelerin büyük bir eksikliğidir. Düzenlemedeki bu eksiklik bilinçli olmasa da, herhalde yukarıda sözü geçen boş vermişliğin bir sonucudur. Ancak düzenlemedeki “…veya benzer nedenlerle” sözlerinin geniş yorumlanmasıyla, sakat topluluğunun da bu yasağın kapsamına girdiğini kabul etmek gerekir. Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin (“ESKHK”) ESKHS’ne dayanarak hazırladığı , “Sakat bireyler” başlığını taşıyan 9 Aralık 1994 tarihli, 5 Numaralı Genel Yorumu’ndaki açıklamalar da bu tezi destekler nitelikte olduğundan, umutları da tazelemektedir.

Peki, nedir sakatlığa dayanan ayrımcılık?

Sakatlığa dayanan ayrımcılık ESKHK tarafından 5 Numaralı Genel Yorum’da şöyle tanımlanmıştır: “Bu sözleşmenin amaçlarına uygun olarak, sakatlığa dayanan ayrımcılık, her türlü ayrıştırma, dışlama, kısıtlama ya da tercih veya gerekli düzenlemelerin gereği gibi yapılamaması dolayısıyla, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların kullanılamaması veya bu haklardan yararlanılmasının büyük ölçüde ortadan kaldırılması…” Bu tanım söz konusu ayrımcılıktan ne anlaşılması gerektiği konusunda fikir vermektedir. Bu tanım ekseninde, örneğin, gerekli koşulları yerine getirerek bir eğitim kurumuna başvuran bir öğrenci adayının sakatlık gerekçesiyle reddedilmesi veya işverenin bir eleman adayını sakatlık gerekçesiyle reddetmesi ayrımcılık sayılabilecektir.

Sakatlığa dayanan ayrımcılığın türleri bakımından, sakat hakları konusunda “öncü” olarak değerlendirilen ABD’de bazı yazarların benimsediği sınıflandırma bir fikir verebilir. Buna göre ayrımcılığın dört görünüş biçimi vardır. Bunlar: 1) Rahatsızlık; 2) korumacı ve acıma duygularıyla yaklaşım; 3) genelleme ve 4) damgalama biçiminde sıralanmaktadır.

Bugün dünyada yaklaşık 40 ülkede ayrımcılık karşıtı hukuksal düzenlemelerin olduğu sanılmaktadır. Bu ülkelerin başında ABD, Kanada, İspanya, Birleşik Krallık, İsrail, İsveç ve Avustralya gibi ülkeler gelmektedir.

Türkiye’de 1982 Anayasası’nın “Kanun önünde eşitlik” başlığını taşıyan 10. maddesi uluslararası insan hakları belgelerindekine benzer bir düzenlemeyle ayrımcılığı yasaklamıştır. Söz konusu maddede de herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmiştir. Bu temel yasada da ayrımcılığa karşı korunan gruplar arasında sakatlıktan söz edilmemiştir. Ancak yapılacak ilk anayasa değişikliğiyle sakatlık durumunun da söz konusu gruplar arasına eklenmesini kararlılıkla beklemeye bir engel yoktur.

1 Temmuz 2005 tarih ve 5378 Sayılı, Özürlüler ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’la ayrımcılık yasaklanmış görünmektedir. Bununla birlikte, bu düzenlemeler belirsizlikler ve üstü kapalı ifadeler içermektedir. Örneğin, yasanın “Genel esaslar” başlığını taşıyan 4. maddesinin a) bendinde: “…Özürlüler aleyhine ayrımcılık yapılamaz; ayrımcılıkla mücadele özürlülere yönelik politikaların temel esasıdır.” deyişine yer verilmiştir. Bu düzenleme karşısında, “özürlüler lehine ayrımcılık yapılabilir mi?” sorusu akla gelecektir. Yasada ayrımcılıkla ilgili bir tanımı bulunmadığından, ayrımcılıktan ne anlaşılması gerektiği de belirsizdir. Ancak bu belirsizliklere karşın, yasanın olumsuz ayrımcılığı yasakladığı sonucuna varılabilir. Ne ki, böyle bir düzenleme biçimi, uygulamada karışıklıklara yol açabilir.

Türkiye’de ayrımcılık karşıtı hukuksal düzenlemelerde önemli bir gelişme de, ayrımcılığın 5237 Sayılı yeni Türk Ceza Yasası’nın (“TCY”) kapsamına giren bir suç niteliği kazanmasıdır. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren yeni TCY’nın “Ayrımcılık” başlığını taşıyan 122. maddesinde, Anayasa madde 10’da sayılan durumlar dolayısıyla, bir taşınır veya taşınmaz malın satımı, devri, bir hizmetin icrası veya hizmetten yararlanılmasının engellenmesi, bir kişinin işe alınmasını veya alınmamasını sayılan nedenlere bağlanması (bent a); besin maddelerinin verilmemesi veya kamuya arz edilmiş bir hizmetin yapılmasının reddedilmesi (bent b) ve kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasının engellemesi (bent c) ayrımcılık olarak nitelenmiş ve bu davranışlarda bulunan kişilerin altı aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılacakları öngörülmüştür. Yeni TCY’deki bu düzenlemeye 5378 Sayılı Özürlüler Yasası’nın 41. maddesiyle “özürlülük” de eklenmiş, böylece sakatlık da ayrımcılığa karşı korunan gruplar arasında açıkça yer almıştır. 5378 Sayılı yasanın TCY’de yaptığı bu yenilik yerinde olmuştur.

Kuşkusuz, hakların korunması ve ayrımcılıkla mücadele konusunda, yasalaştırma etkinliği çok önemli bir adımdır. Ancak bu düzenlemelerin işlevsel bir nitelik kazanması için uygulamaların standartlaştırılması, düzenli biçimde izlenmesi ve yönetsel, yargısal denetim mekanizmalarının etkin biçimde çalışması gerekir. Bunlara ek olarak, sakat bireylerin ve ilgili sivil toplum örgütlerinin de tutarlı ve etkin biçimde bu izleme ve denetim etkinliğine katılması gerekir. Böylelikle, yapılan düzenlemeler umut verici bir anlam kazanabilecektir. Selen ÖZEL

Geri Dön


İçeriğe geri dön | Ana menuya dön