Özel İnsanlar



Geri Dön

Körlük Bir Engel mi, Yoksa Karakteristik mi?
Yazan: Kenneth Jernigan
Çeviren: Altuğ Yılmaz

Felsefenin karın doyurmadığı ne kadar açıksa, felsefe olmadan insanın karnını doyuramayacağı da o kadar doğrudur. Buradan yola çıkarak, size körlüğe dair felsefemden ve daha geniş bir anlamda, engelliliğe dair felsefemden bahsedeceğim.

Kısa bir süre önce, alanının önemli isimlerinden olan bir otorite "görme duyusunun yitimi, bir ölme durumudur" dedi. O ana kadarki ömrünü tümüyle görerek geçiren bir insanın yaşamının bir noktasında karşılaştığı körlük, o ‘görme duyulu' yaşamın sonu, ölümüdür. Körlüğü yalnızca gözlere, yalnızca görme yetisine inen bir darbe olarak düşünmek yüzeysellik, hatta naifliktir. Körlük, kişinin kendine dair imgesini, neredeyse varoluşunu yıkıma uğratan bir darbedir!

Günümüzde insanların çok büyük bir kısmı böyle düşünüyor olsa da, var olan tek görüş bu değildir. Ve bana göre, doğru olan görüş de bu değildir. Körlük nedir? Bir ölme durumu mudur?

Körlüğün her şeyden önce bir karakteristik olduğunu söyleyecek olursam bana kimse karşı çıkmayacaktır. Ama buna körlüğün yalnızca bir karakteristik olduğunu da eklersem, birçok insan karşı çıkar. Ne eksik, ne de fazla – körlük yalnızca bir karakteristiktir. Bundan daha özel, daha tuhaf, ya da daha kötü bir durum değildir. Körlüğün doğasını, hepimizin beraber yaşamak zorunda olduğu diğer yüzlercesi gibi bir karakteristik, normal bir karakteristik olarak düşünürsek, hem körler için sağlanması gereken hizmetlerin önemini, hem de karşılanması gerekmeyen hayali gereksinimleri daha iyi anlarız.

Tanım gereği, her türlü karakteristik bir sınırlılıktır. Örneğin beyaz bir ev, sınırlı bir evdir. O ev yeşil, mavi ya da kırmızı olamaz; beyaz olmakla sınırlıdır. Aynı şekilde, güçlülük ya da zayıflık olarak gördüğümüz tüm karakteristikler birer sınırlılıktır. Bunların her biri bizi belli kalıpların içine sokar ve çeşitli ölçülerde, olanakların, esnekliklerin ve sık sık da fırsatların yelpazesini daraltırlar.

Körlük de böyle bir sınırlılıktır. Peki, körlerin diğer insanlardan daha sınırlı oldukları söylenebilir mi?

Basit bir karşılaştırma yapalım. Ortalama zekâ düzeyinde, gören bir insanla, üstün zekâlı ve görmeyen bir insanı ele alalım ve (böyle bir şey kesinlikle imkansız olsa da) bu iki kişinin diğer bütün karakteristiklerinin aynı olduğunu düşünelim. Bu insanlardan hangisi daha sınırlıdır? Bu elbette onlardan yapmalarını istediğiniz şeye bağlıdır. Eğer bir basketbol maçı için eşleştirme yapıyorsanız, kör olan daha sınırlıdır, yani engellidir. Eğer tarih ya da fen bilgisi öğretmenliği yapacak veya gelir verginizi hesaplayacak birini işe alıyorsanız, gören kişi daha sınırlı, ya da engellidir.

İnsanların sahip oldukları pek çok karakteristik apaçık sınırlılıklardır; bazı diğer karakteristiklerse o kadar açık sınırlılıklar teşkil etmezler. Yoksulluk (maddi olanaklardan yoksunluk) bunların en bariz olanlarından biridir. Cehalet (bilgi ya da eğitimden yoksunluk) yine açık bir sınırlılıktır. Yaşlılık (gençlik ve dinçlikten yoksunluk) da öyledir. Körlük (görme yoksunluğu) ise bir diğer sınırlılıktır. Bütün bu durumlarda sınırlılıklar aşikardır, ya da öyle görünürler. Ama bir de sınırlayıcıymış gibi görünmeyen bazı diğer karakteristiklere bakalım. Örneğin, yaşlılığın zıddını, gençliği ele alalım. Yirmi yaşındaki bir insan için yaş bir sınırlılık mıdır? Aslına bakılırsa öyledir çünkü yüksek sorumluluk gerektiren işlere, özellikle yöneticilik ve liderlik pozisyonlarına yirmi yaşındaki bir insanın getirilmesi düşünülmez. Her yönüyle olgun ve çok yetenekli olsa da, iş için başvuranların içinde en iyi niteliklere sahip olan o olsa da, yaşı işe alınmasına engel olacaktır; sorumluluğu taşıyamayacak kadar toy ve olgunlaşmamış biri olarak sınıflandırılacaktır. Ve işe alınsa bile, orada çalışanlar bu kadar genç biri tarafından yönetilmekten muhakkak rahatsız olacaklardır. Yirmi yaşında olma özelliğinin bir sınırlılık taşıdığı kesindir.

Her yaş için aynı şey söylenebilir. Birçoklarına göre hayatın en güzel devresi olan elli yaşı düşünelim. Elli yaşındaki bir insan, yirmi yaşında sahip olduğu fiziksel enerjiden yoksundur ve çoğu şirket bu yaştaki birine iş vermez. Örneğin ‘Bell Telephone System' adlı şirkette, otuzbeş yaşın üzerindekilerin işe alınması yasaktır. Diğer taraftan, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nda, otuzbeş yaşın altındakilerin başkan adayı olmaları engellenmiştir. Kural oldukça açık: her yaşın getirdiği kendisine özgü sınırlılıklar vardır.

Engellilik olarak düşünülmesi oldukça zor olan bir başka karakteristiği ele alalım; cehaleti değil de, onun tam tersini… Eğitimli olmanın bir engel teşkil etmesi mümkün müdür? Bu sorunun yanıtı kesinlikle ‘evet'tir. Albert Einstein bugün hayatta olsaydı ve yönetmekte olduğum kuruluşta çalışabilecek olsaydı, onu hiçbir şekilde işe almazdım. Hem ünü (çalıştığımız ofis sürekli olarak sırf onu görmek için gelenlerle dolup taşacağı ve işimizi yapmamız engellenmiş olacağı için), hem de zekâsı (yaptığımız işlerin çoğu onu çıldırtacak kadar rutin olacağı için), çok ciddi sınırlılıklar olurdu.

Bu konuyla ilişkili gerçek bir olaya değineyim. Bir süre önce Iowa Körler Komisyonu'nun kütüphane kadrosuna yeni bir eleman alınması ihtiyacı doğdu. Belli sekreterya işlerini yapacak, sesli kitap arşivini düzenleyip kontrol edecek biri gerekiyordu. Başvuruların tümü incelendi, gereken elemeler yapıldı ve geriye iki kişi kaldı. Bu kişilerden biri (A) üniversite mezunuydu; oldukça dikkatli bir insandı ve ortalamanın üzerinde bir zekâ düzeyine sahipti. Diğeri (B) ise lise mezunuydu; ortalama bir zekâ düzeyine ve yalnızca vasat bir inisiyatife sahipti. İşe ikincisini aldım. Neden? Çünkü A'nın söz konusu işi kendisi için fazlasıyla kolay bulacağını, kendisini fazla zorlamayacak olan bu görevlerden kısa zaman içinde sıkılacağını ve karşısına daha iyi bir fırsat çıktığında işi bırakabileceğini düşündüm. O zaman başka birini bulup tekrar eğitim vermem gerekecekti. Öbür taraftan, B'nin işi ilginç, hatta zorlayıcı bulacağını ve yalnızca mükemmel değil, aynı zamanda kalıcı bir çalışan olacağını hissettim. Gerçekten de işini son derece iyi yürüttü.

Başka bir deyişle, bahsettiğim durumda, eğitimli olma özelliği, üniversite diplomasına sahip olmak, bir sınırlılık ve engel teşkil ediyordu. Ortalamanın üstündeki bir zekâ düzeyi bile bir sınırlılıktı; inisiyatif kullanabilme karakteristiği de öyleydi. Bu alışılmadık dezavantaja verilen tanıdık bir bürokratik isim var: ‘fazla nitelikli' (overqualified). Görülüyor ki, fazla nitelikli olan insanlar bile, başkalarına sağlanan imkanlardan yoksun kalabiliyorlar.

Sanırım bu söylediklerim, işaret etmeye çalıştığım noktayı yeterince açıklıyor: Eğer körlük bir sınırlılıksa (ki gerçekten de öyle), söz konusu olan, insanoğluna özgü sayısız diğer karakteristiğin çok çeşitli sınırlılıklar getiriyor oluşundan farklı bir durum değildir. Ben, körlüğün diğer yüzlerce karakteristikten daha fazla önem taşımadığını, ortalama kör bir insanın, eğitim ve fırsat sağlanması koşuluyla (ki bu çok mühim bir koşuldur) ortalama bir işi, ortalama bir kariyer ya da görev aşkıyla yürütebileceğini düşünüyorum.

Bu savı ileri sürdüğümde, çoğu zaman "ama bu konuya öyle bakamazsın" gibi bir yanıtla karşılaştım. "Bir düşün, şu anda sahip olduğun kapasitenin yanında, bir de görme yetin olsaydı kim bilir neler yapabilirdin". Bense bu düşünceni yanlış olduğunu söylüyorum. İnsanlar ‘böyle olmasaydık nasıl olabilirdik' düşüncesiyle değil, farklı güçlü ve zayıf yanları, engelleri ve sınırlılıkları olan diğer insanlarla yarışırlar. Aynı mantıkla, bana "Rockefeller'ın sahip olduğu parayla, Einstein'ın beyniyle, genç Joe Louis'in fiziğiyle ve Franklin Roosevelt'in ikna kabiliyetiyle doğmuş olsaydın kim bilir neler yapabilirdin" de denilebilirdi. (Bu arada, Roosevelt'in ciddi bir fiziksel engel taşıdığını hatırlatmaya gerek var mı?). Acaba kimse ona şöyle demiş midir: "Başkanım, bir düşünün, felçli olmasaydınız kim bilir neler yapabilirdiniz".

Bana şunu söyleyenler de oldu: "Ama ben eskiden görüyordum ve neleri kaçırdığımı biliyorum." Buna da şöyle bir yanıt verilebilir: "Ben de eskiden yirmi yaşındaydım ve neleri kaçırdığımı biliyorum".

Sahip olduğumuz karakteristikler sürekli olarak değişir; durmadan yeni deneyimler, sınırlılıklar ve değerler kazanırız. Eskiden nasıl olduğumuzla değil, diğer insanlarla, şu anki halleriyle yarışırız.

Savaşta görme yetisini kaybeden ve şimdi üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan bir profesör, körlerle çalışma alanında tanınmış bir mesleki derginin yakın tarihli bir sayısındaki yazısında körlüğe dair tamamen farklı bir görüş ileri sürüyor. Körlüğün getirdiği sınırlılıkları diğerlerinden ayırarak tamamen farklı bir yere koyuyor. Ardından, insana özgü bütün karakteristikler, insanların güçlü ve zayıf yönlerini tek bir kategori altında toplayıp bu karakteristikler açısından görenlerle görmeyenlerin hemen hemen eşit olduklarını söylüyor. Ancak yazara göre, görmeyen kişi, körlüğünden ötürü fazladan ve başka hiçbir karakteristiğe benzemeyen bir sınırlılık taşıyor. Bu nedenle, körler hiçbir işi gören insanlar kadar iyi yapamazlar. İşlerinde çalışmaya devam edebilmelerinin tek nedeni, dünyada yardımseverlik ve iyiliğin var olmasıdır.

Bu kör profesörün görmediği şey şu ki, körlükle ilgili olarak yaptığı bu ayrım, aynı mantıkla bir düzine, hatta yüzlerce diğer karakteristiğe uygulanabilir. Örneğin, zekâyı bütün diğer karakteristiklerden ayrı bir yere koyduğumuzu varsayalım. Bu durumda, IQ'su 125'in üzerinde olan bir insanla 125'in altında olan başka biri, zekâ düzeyleri dışında neredeyse aynıdır. Dolayısıyla, IQ'su 125'in altında olan bir profesör hiçbir şeyi, IQ'su 125'in üzerinde olan bir insan kadar iyi yapamaz. Ve işini kaybetmeyişini de sadece ve sadece dünyada yardımseverlik ve iyiliğin var olmasına borçludur.

Kör profesör diyor ki, "kör insanların diğer bütün alanlarda mükemmel olduklarını ve görme duyusunun yitiminden kaynaklanan her türlü sınırlılığı kolayca telafi edebileceklerini mi varsayacağız?" Bence hayır. Ama insan şunu düşünüyor: Neden özellikle körlüğü alıp diğer tüm karakteristiklerden farklı bir yere koyalım? Aynı şekilde başka bir karakteristik de soyutlanabilir. Örneğin, IQ'su 125'in altında olan insanların tümünün, bütün diğer alanlarda mükemmel olduklarını ve zekâ eksikliğinden kaynaklanan her türlü sınırlılığı kolayca telafi ettiklerini mi varsayacağız? Bence hayır.

Bu örnek terminoloji ve semantik (anlambilim) sorununu ve beraberinde ‘bir engel olarak körlük' konusunu gündeme getiriyor. Körlükten kaynaklanan sınırlılığın diğerlerinden çok daha keskin bir sınırlılık olduğu ve bu yüzden özel bir tanımlamayla ayrı bir yere konması gerektiği, kullandığımız dilin ve psikolojimizin derinliklerine işlemiş bir varsayımdır. Körlüğün akıllarda uyandırdığı imge, diğer sınırlılıklardan çok daha korkunç ve dramatik, sonsuz bir felaket durumudur. Üstelik körlük dikkat çekecek kadar görünür bir sınırlılıktır ve ortalıkta insanların buna alışmasına, körlüğü olağan bir durum olarak karşılamasına yetecek kadar kör insan yoktur. Örneğin, IQ'su 125'in altında olan herkesin yüzünde yeşil çizgiler çıksaydı, korkarım bu insanlar yüzlerinde çizgi olmayanlardan daha alt seviyede görülmeye başlardı ve kısa sürede çok büyük bir ayrımcılık oluşurdu.

Kör bir insana "her şeyi o kadar iyi yapıyorsun ki kör olduğunu unutuyorum, senin herkesten farksız olduğunu düşünüyorum" demekle, gerçekten iltifat mı edilmiş olur? Diyelim, bir Amerikalı Fransa'ya gitsin ve orada biri ona şöyle desin: "Her şeyi o kadar iyi yapıyorsun ki Amerikalı olduğunu unutuyorum, senin herkes gibi olduğunu düşünüyorum." Bu bir iltifat olur muydu? Tabii ki, görmeyen kişinin sürekli tetikte beklemesi, her an sinirlenmeye ya da üzülmeye hazır olması gerekmez; incelikli davranıp söyleneni kastedildiği şekliyle alması, yani iltifat olarak kabul etmesi, ancak bunun gerçekte iltifat olmadığının da farkında olması gerekir. Bu ifadenin gerçek anlamı şudur: "Görmeyen insanlar için aşağı seviyede ve sınırlı olmak, diğer insanlardan farklı ve çok daha güçsüz olmak normaldir. Tabii ki, sen hâlâ görmeyen bir insansın ve hâlâ benden çok daha fazla sınırlısın, ama bunu o kadar iyi telafi etmişsin ki, benden daha aşağı bir seviyede olduğunu nerdeyse unutuyorum".

Körlükle ilgili toplumsal tavırlar her alana yayılmıştır. Bunlar yalnızca görenleri değil, körleri de etkileyen tavırlardır. Bu, yüzleşmemiz gereken en can sıkıcı sorunlardan biridir. Körlere dair yaygın kanılar çoğunlukla körler tarafından da benimsenir. Körler, kendilerine diğerlerinin baktıkları pencereden bakma eğilimindedirler. Çoğu zaman sınırlılıklarına ilişkin yaygın görüşü kabul ederek bu sınırlılıkların gerçeğe dönüşmesine hizmet ederler.

Yıllar önce, o zamanlar genç bir sosyoloji öğretmeni olan ve şimdi Amerika Yahudi Braille Enstitüsü'nün başında bulunan Dr. Jacob Freid, ilginç bir deney yapar. Çalıştığı üniversitede, fotoğraf tanımlama konusunda zenci ve beyaz öğrencilere bir test uygular. Fotoğraflardan birinde, resimler, heykeller ve çiçeklerle güzel bir şekilde dekore edilmiş bir oturma odasında oturan zenci bir kadın vardır. Kendilerinden fotoğraftaki kadını tanımlamaları istenen öğrenciler, kadının temizlikçi, hizmetçi, aşçı, çamaşırcı, ev işlerine bakan yardımcı kadın, ya da dadı olduğunu söylerler. Bu testte önemli bir veri sunan şey, zenci öğrencilerin beyaz öğrencilerle aynı tanımlamaları yapmış olmalarıdır. Fotoğraftaki kişi, zamanının en tanınmış zenci kadını olan Mary McLeod Bethune'dur. Bu kişi Bethune-Cookman Üniversitesi'nin kurucusu ve rektörüdür; Franklin D. Roosevelt'in başkanlık döneminde çok yüksek bir mevkide çalışmıştır; yüksek eğitim dünyasının en parlak ve prestijli isimlerinden biridir. Bu örnek bize eğitimin de, doğa gibi, boşluklara tahammülsüz olduğunu, azınlık grubundan olan insanların, kendileriyle ilgili doğru ve tam bilgiye sahip olmadıkları durumlarda, yanlış ve adaletsiz olsa bile çoğunluk grubunun şablonlarını kabullendiklerini gösteriyor. Sivil haklarla ilgili büyük tartışmaların ve protestoların yaşandığı günümüzde bile, eminim ki birçok zenci bu fotoğrafı yine geleneksel şablonlarla tanımlayacaktır.

Körler konusundaki kamusal imge de aynı şekilde, her yerde egemendir. Beyaz sopa taşımaktan utanan ya da görüyormuş gibi yapan körlerin davranışları bununla açıklanabilir. Son zamanlarda bu konuda önemli ilerlemeler kaydediliyor olsa da, hem görenler, hem de körler arasında, hâlâ körlüğün tamamen olağan bir durum olduğuna inanmayan birçok insan var.

Körler, görebilselerdi, görme yetileri yoluyla yapacak oldukları pek çok şey için alternatif teknikler geliştirmelidirler. Burada bir başka şeyin yerine kullanılacak ikame tekniklerden değil, alternatif tekniklerden söz ettiğim dikkatinizi çekecektir. Çünkü ‘yerine kullanma' terimi, aşağı derecede olma anlamı içerir. Körlerin kullanacakları alternatif tekniklerse, görsel tekniklere göre daha alt seviyede teknikler olmak zorunda değildir. Aslında bu tekniklerin bazıları görsel tekniklerden daha üstündür. Tabii ki bazıları da daha aşağı, ya da onlarla aynı seviyede tekniklerdir.

Bu bağlamda, uçma konusunu ele almak ilginç olacaktır. Kuşlarla karşılaştırıldığında, insanın işe bir dezavantajla başladığı görülür. İnsanlar uçamazlar. İnsanın kanatları yoktur; bu açıdan engellidir. Ama kuşları uçarken görür ve onların yaptığı şeyi yapmak ister. Normal yöntemi, yani kuşlara özgü yöntemi kullanamaz ve alternatif teknikler geliştirmeye başlar. Artık insanoğlu jetlerin içinde, var olan bütün kuşlardan daha yüksekte ve daha hızlı uçmakta, daha uzun mesafeler kat etmektedir. Eğer insanın kanatları olsaydı, uçak muhtemelen hiç tasarlanmaz, kanat çırpma hâlâ herkesin kullandığı yöntem olurdu.

Bir süre önce Arkansas - Little Rock'ta yapılan bir rehabilitasyon konferansında, kendimi tekrar körlüğe dair irrasyonel imgeler ve şablonlar konusunun içinde buldum. Körlerle çalışma alanının öncülerinden olan ve benim burada aktarmaya çalıştığım görüşlerden farklı görüşleri savunan biriyle bir tartışmaya girdim. Körlüğün normal karakteristikler alanına girmediğini, ‘bir karakteristik olarak körlük' savımdaki hatanın da bu olduğunu söylüyordu. Ona göre, körlüğün getirdiği sınırlılıklar, normal karakteristiklerin getirdiklerinden farklıydılar. Eğer normal olan, basitçe, o gruptaki çoğunluğun taşıdığı karakteristikse, Amerika'da siyah tenli olmak normal değildir; dünyanın genelindeyse, yine aynı nedenle, beyaz tenli olmak normal değildir.

Kızıl saçlı olmak ya da bir metre seksen santimden daha uzun boylu olmak normal değildir. Diğer yandan, eğer normal karakteristik, bu otoritenin ya da başka birinin ‘normal' olarak tanımladığı şeyse, bizi hiçbir yere götürmeyen döngüsel bir savla karşı karşıyayız demektir.

Aynı tartışmada, gören ve ortalama bir gelire sahip olan bir insanın yer değiştirebilme anlamındaki hareketliliğinin, kör ve varlıklı olması dışında kendisiyle tamamen aynı karakteristiklere sahip herhangi bir insana göre daha az olduğu teorisini ortaya attım. İnsanların görme yetisiyle yapabildikleri pek çok şey için alternatif (‘ikame' değil) teknikler olduğunu savunuyordum. Bahsettiğim otorite ve oradaki diğer birçok kişiyse, seyahat etmenin, görmenin yerini tutabilecek gerçek ve yeterli bir yönü olmadığını iddia ediyorlardı. Tanıdığım varlıklı ve kör bir insanın her sene gören yardımcılar tutarak Hawaii ya da başka bir yere gittiğini anlattım. Bu kişi, benim tanıdığım gören ve ortalama gelirli tüm insanlardan çok daha fazla seyahat ediyordu. Bütün bu tartışmanın sonunda, anlatmaya çalıştığım şey hakkında bir fikir verebildiğimi düşünürken, konferanstaki katılımcılardan biri önemli bir noktaya temas edermişçesine, şöyle dedi: "Ama şunu kabul etmek gerekir ki bu varlıklı adam, görme yetisi olsaydı daha da hareketli olabilirdi"

Bu nokta, bizi körlere yönelik hizmetler konusuna, daha doğrusu bu hizmetlerin kapsamı ve ne doğrultuda olması gerektiği konusuna getiriyor. Bana göre, Amerika'da günümüzde resmi ve özel bürolarla gönüllü grupların körlere sundukları dört tür hizmet bulunuyor:

1. Körlüğün diğer karakteristiklerden tamamen farklı olduğu, kişinin faaliyetlerini ciddi derecede sınırladığı ve körlerin diğer insanlardan kalıcı bir şekilde daha aşağı seviyede oldukları teorisine dayanan hizmetler.

2. Görmeyen kişi tarafından gönüllü olarak benimsenen hakim toplumsal düşüncelerin içerik açısından hatalı ve etkileri açısından yıkıcı olduğu görüşüne dayanan; görmeyen kişiye körlüğe dair bir takım yeni ve yapıcı düşünceler kazandırmayı amaçlayan hizmetler.

3. Körlükle ilişkili alternatif teknikler ve beceriler kazandırmayı amaçlayan hizmetler.

4. Özel olarak körlükle değil, yaşlılık ve eğitimsizlik gibi diğer karakteristiklerle ilişkili olan, ancak yine de körlere yönelik hizmetler olarak anılan ve hizmet programının geniş şemsiyesi altına dahil edilen hizmetler.

Bu dört farklı hizmet türünden ilkinin altında yatan varsayımlara örnek olarak, daha önce belirttiğimiz, "görme duyusunun yitimi bir ölme durumudur" ifadesini gösterebiliriz. Bu sözü söyleyen kişi, Little Rock'taki konferansta yaptığı konuşmada, tragedyada geçen bir benzetmeye atıfta bulunarak, gözün cinsel bir sembol olduğunu ve gözleri olmayan erkeğin tam bir erkek olmadığını belirtti. Gözün cinsel bir simge olduğu yönündeki savını kanıtlamak için ‘Kral Oedipus' oyunundan alıntılar yaptı. Ben, bu savın, söz konusu klasik tragedyanın özünü yakalayamadığını düşünüyorum. Birçok modern toplum gibi, Yunanlılar da görme yetisinin yitimini olabilecek en büyük ceza olarak görüyordu. Oedipus ölümcül bir günah işlemişti (bilmeden babasını öldürmüş ve annesiyle evlenmişti), alacağı ceza da o ölçüde büyük olmalıydı. Kendini kör ederek işte bu cezayı uygulamış oldu. Yani burada söz konusu olan körlük cinsel bir sembol değil, cezanın kendisiydi.

Ancak bu görüş yalnızca Kral Oedipus'un esas meselesinin değil, körlükle ilgili en önemli noktanın da kavranamadığını gösteriyor. Ve bu noktanın kavranamamasıyla, körlere yardım etmeyi hedefleyen hizmetlerin esas amacı gözden kaçırılmış oluyor. Çünkü bu anlayışa göre, görmeyen insanın çaresizce ihtiyaç duyduğu şey, ülkenin her tarafına yayılmış olan ve körlere hizmet veren ‘yönlendirme' ve ‘uyumlama' merkezlerinin birçoğunda kolaylıkla rastlanabilecek türden bir psikiyatristin yardımıdır. Yine bu anlayışa göre, bir körün seyahat eğitimine değil, en çok terapiye ihtiyacı vardır. Ona sınırlılıklarının aşılamaz ve diğerleriyle arasındaki farklılığın giderilemez olduğu öğretilecektir. İkinci sınıf bir vatandaş olarak, bu üzüntü verici konumuna uyum sağlaması yönünde teşvik edilecek; oradan kurtulup birinci mevkiye geçmek gibi bir düşünceyi aklına bile getirmemesine çalışılacaktır. Üstelik bütün bunlar ona bağımsız olmaya ve körlüğe dair gerçekçi bir yaklaşım geliştirmeyi öğretmek adına yapılacaktır.

Yukarıdaki dört hizmet türünden ilk ikisi, birbirleriyle çelişen, farklı felsefelere dayanırlar ve rekabet halindedirler. Bu durumu hayali bir analojiyle açıklayabiliriz. Hepimiz Nazi Almanya’sında Yahudilere yapılanları hatırlıyoruz. 1930'larda, birdenbire, Alman Yahudi’sine, içinde yaşadığı toplum tarafından engelli olduğu anlatılmaya başladı; Yahudi olduğu için diğer Almanlardan aşağı seviyede olduğu söylendi. Bu toplumsal gerçek karşısında, Yahudi olmasının kurbanı olan insana ne tür bir uyum hizmeti sunulabilirdi? Bence bunun için iki alternatif var: ya birinci ya da ikinci kategoriye denk düşen türden bir hizmet.

Öncelikle, oldukça yakın bir zamana dek 'normal' bir birey olan kişinin, diğerlerine göre kalıcı bir biçimde ve anayasal olarak daha alt seviyede olduğunu ve yalnızca sınırlı faaliyetlerde bulunabileceğini öğrenmesi, o kişide güçlü bir şoka (ya da, modern dilde kullanılan tabirle, ‘travma'ya) yol açacaktır. Dolayısıyla ona danışmanlık ve terapi verecek ve onu kaderine razı edecek bir psikiyatriste ihtiyacı olacaktır. Sahip olduğu engele uyum sağlaması ve tam bir insan olmadığı gerçeğiyle yaşamayı öğrenmesi gerekecektir. Eğer gerçekçi bir insansa, mutlu olmayı bile başarabilir. Yahudilere uygun çeşitli basit el sanatları öğrenebileceği ve tuhaf meslekler edinebileceği bir uyumlama merkezi ya da bir atölyeye alınabilir. Yine hatırlatmakta fayda var ki, bütün bunlar, o kişiye bir Yahudi olarak bağımsız bir şekilde yaşamayı öğretmek adına yapılacaktır. Uyumlama eğitiminin bir biçimi budur; yukarıda özetlediğimiz hizmet kategorilerinden ilkine denk düşer.

Diğer yandan, eğer ortalıkta Yahudiliğin aşağı seviyede olmakla eşit olduğu düşüncesini reddedenler varsa, bu kişilere farklı bir uyumlama hizmeti verilebilir. İşe psikiyatristin işine son vererek başlayabiliriz. Duygusal ya da zihinsel sorunlarla karşılaşan Yahudiler de, toplumun diğer üyeleri gibi, istediklerinde onun özel muayenehanesine giderek hizmet alabileceklerdir. Bizim söz konusu psikiyatristle işimiz olmayacak çünkü bu Nazi psikiyatrist, büyük olasılıkla toplumunun Yahudilerle ilgili hatalı yargılarını tamamen paylaşmaktadır. İşimize, dışarıdaki gerçek dünyanın rekabet ortamında herhangi bir geçerliliği olmayan, o bayağı, rutin 'Yahudi meslekleri'ni çöpe atarak devam edebiliriz. Boyun eğmeye ya da eğlence ve oyun gibi şeylere yapılan vurguyu kaldıracağız. Yahudilerin, içine sıkıştırıldıkları tecrit ve kölelik fanusunda mutlu olmaları için değil, bu durumdan rahatsızlık duymaları için uğraş vereceğiz. Onları birer konformist değil, asi yapacağız.

Aynı şey körler için de geçerlidir. Bugün Amerika'nın her yerinde, körlerle çalışmalar yapan ve birbirlerinden çok farklı hizmetler sunan çeşitli kuruluşlar ve gönüllü topluluklar bulunmaktadır. Little Rock'taki konferansta bu konu defalarca gündeme geldi. Görmeyen biri bir eğitim merkezine gittiğinde ona ne tür testler uygulanır ve neden bu testler uygulanır? Little Rock Konferansı'nda temsil edilen merkezlerden bazıları, görmeyen kişinin (içinde bulunduğu koşullara bakılmaksızın ve sadece ve sadece kör olması nedeniyle) psikiyatrik yardım ve danışmanlığa gereksinim duyduğunu ve önemli olanın merkezdeki görevlilerin bu kişinin ne yapabileceğini bilmesi olduğunu ileri sürdüler. Onlara, merkezlerinde verilen hizmetlerin, daha çok bir hastanede verilen hizmetlere mi, yoksa hukuk fakültesinde verilen hizmetlere mi benzediğini sordum. Hastaneye giden kişi 'hasta' muamelesi görür. (Bu arada, 'hasta' teriminin, rehabilitasyon alanında giderek daha sık kullanılmaya başlandığını da belirtelim). Doktorlar hastanın ameliyata ihtiyacı olup olmadığına ve hangi tedavinin gerektiğine karar verirler. Gerçekte, hasta kendisi hakkındaki kararların çok azını kendisi verir. Yapacağı birçok şey için doktorun izni gerekir. Bir hukuk fakültesindeyse, derslere girmek ve çalışmalarını organize etmek öğrencinin sorumluluğundadır. Kendi kariyerini kendisi planlar ve danışmanlığa ihtiyaç duyduğu ölçüde başvurur. Eğer planlarını akılsızca yaparsa bunun bedelini kendisi öder, ama sonuçta söz konusu olan kendi hayatıdır. Bu, fakültenin vereceği hizmetlere ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez. Muhtemelen profesörlerle arkadaş olacak, onlarla hukuki konularda tartışacak ve sosyal ilişkiler kuracaktır. Bazılarından, kişisel konularda yardım ve danışmanlık isteyecektir. Ona gittikçe bir meslektaş olarak davranılmaya başlanacaktır. Hasta içinse durum tamamen farklıdır. O, ilaçlardan ve tedavi yöntemlerinden ne anlar ki? Little Rock'ta temsil edilen bazı merkezler, bizim Iowa Körler Komisyonu olarak öğrencilerimizle sosyal ilişkiler kurduğumuzu ve onları evlerimize götürdüğümüzü duyduklarında şok oldular. Bunun, profesyonel ilişki olarak algıladıkları şeyi tehdit ettiğini düşünüyorlardı.

Toplumumuz körlük konusunda öylesine yanlış düşüncelere kapılmış durumdadır ki, insanların körlük kavramına bir karakteristik olarak bakmaları, körlerin hangi hizmetlere ihtiyaç duyduğunu anlamaları son derece güçtür. Aslında, şu ya da bu şekilde, bütün söylediklerimin özü yalnızca şu: körlük ne bir ölüm ne de psikolojik bir sakatlıktır; ille de kişilik parçalanmasına yol açması gerekmez. Körlüğün bir ölüm, psikolojik bir sakatlık olduğu, kişilik parçalanmasına yol açtığı görüşünün altında yatan ve eski çağlarda batıl inanç ve büyücülük kılığında ortaya çıkan şablon, kendisini modern bilim kıyafetleri içinde sunduğunda da en az eskisi kadar yıkıcı olmaktadır.

Günümüzde bütün dünyada, özellikle de Amerika'da, körlüğe ve daha geniş anlamda engellilik kavramına dair düşünceler açısında çok büyük bir geçiş süreci yaşıyor. Düşüncelerimizi gözden geçirip tekrar şekillendiriyoruz. Bu süreçte, bu alanda çalışan uzmanların tamamen kendi kafalarına göre hareket etmemelidirler. İçinde yaşadığımız özgür toplumun en önemli ilkelerinden biri, karar mekanizmalarında terazinin yurttaşların elinde olmasıdır. Böyle bir ilkenin varlığı kanımca büyük bir şanstır, çünkü uzmanlar düşüncelerinde sınırlı hale gelebilir, fazla eskimiş programlara ve düşüncelere saplanıp kalabilirler. Dengeleyici unsur, değerleri tartan ve standartları koyan, toplumun geneli olmalıdır. Kamuoyunun bu işlevi mantık ve bilgelikle yerine getirebilmesi, her birimizin yeni düşüncelerin yaygınlaşması için uğraş vermesiyle mümkündür. Ama daha da önemlisi, kendi kafalarımızdaki önyargılardan kurtulmak için çaba sarf etmemiz ve kendimizi bu yönde sürekli olarak gözden geçirmemizdir.



Geri Dön


İçeriğe geri dön | Ana menuya dön