Özel İnsanlar



Geri Dön

Annelik Kariyeri

Osho’ya göre, baba bir gün ortadan kalkabilir. Çünkü onun var olmadığı bir zaman vardı. Binlerce yıl insanlık babalık kurumu olmadan yaşamıştı.

Osho’nun yazdıklarını okuduğumda inanılmaz bulup araştırmaya başlamıştım.

“Amca” sözcüğünün “baba” sözcüğünden daha eski olduğunu söylemek hepimizi şaşırtabilir çünkü anaerkillik ataerkillikten önce vardı. Oldukça eski tarihten söz ediyoruz. “Anne” oradaydı, “baba” bilinmiyordu. Çünkü anne pek çok insanla “buluşuyor”, “karışıyor”, “birleşiyordu”. Bir kişi baba olmak zorundaydı ama onu bulmanın hiçbir yolu yoktu. Bu nedenle her erkek amcaydı: Yani tüm potansiyel babalar amcaydı.

Erkekler, kadınlarla bir karısı olması için evlenirler ve kadınlar, erkeklerle anne olabilmek için evlenirler, koca sahibi olmak için değil. Anne, çocuğu dünyaya getiren varlık olarak hep tekil, hep bilinendi. Babalık kurumu özel mülkiyetle ortaya çıkmıştır. Çocuğun biyolojik babasından değil hukuksal olarak babadan söz ediyoruz.

İlk İnsan toplulukları(Roma, eski Yunan, eski Mısır öncesi Doğu dünyası) kadınların egemen olduğu anaerkil toplumlardır. Anadolu’da, Çin’de, Hindistan’da bu böyleydi. Bunun en büyük nedeni dişilerin doğurganlığının “bereket” ile eşdeğer tutulmasıydı. Erkeklerin çiftleşmedeki etkisi bilinmiyordu ve dişilerin üreme işini tek başlarına yaptıklarına inanılıyordu. Daha doğrusu yeni doğan bebeğin çıktığı rahim ağzında, her ay birkaç gün kan görünürdü. Kan, insanların anlayışında ölüm ile doğrudan ilgiliydi. Kanın akabilmesi için bir ölümün olması gerekiyordu. Kanama, birkaç ay olmazsa doğum gerçekleşiyordu. Bu nedenle insanların bebeğin bu kandan oluştuğunu düşünmeleri çok normaldi. (Kuran-ı Kerim’de de Tanrının insanı kan pıhtısından yarattığı yazar –Alak suresi; ilk inen ayetler bu surededir. “Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku” cümlesi bu surenin ilk ayetidir. İkinci ayet ise “O, insanı bir kan pıhtısından yarattı”dır. – 1. Ikra’ bismi rabbikelleziy halak 2. Halekal’insane min’alak).

Dişi tanrıya tapma geleneği Anadolu’da Yeni Taş Çağı boyunca egemendi. Hatta o dönemde kadın tanrı baş tanrıydı. Anadolu’da Hatti uygarlığı anaerkil toplum yapısına sahip, zengin ve gelişmiş bir kültürdü. Hattilerin “Vuruşemu”, Hurrilerin “Hepat”, Hititlerin “Arinna -güneş tanrıçası-“, Geç Hititlerin “Kupaba” ve Yunanların “Kybele” olarak adlandırdıkları tanrıçalar aynı geleneğin ürünleridir. Bütün ilkel mitolojilerde ay dişi, güneş eril güç olarak tanımlanırken, Hattilerde güneş de dişi bir Tanrıçaydı ve fırtına Tanrısı ile evliydi. Tüm tasvirlerde koca sağda, karısı solda yer almaktaydı. Hititlerde de, modern protokolde olduğu gibi, sağ yön daha önemli idi. Bu gelenek Roma’ya da Anadolu’dan gitmiştir.

Anaerkil Anadolu’ya ilk ataerkil unsurlar Hititlerle taşınmıştır. Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan Hititler ‘Hattiler ülkesi’ dedikleri Anadolu’ya geldiklerinde, Hattilerin anaerkil örflerinin etkilerine karşı çok fazla kendilerini koruyamadılar. Tanrıçalarını kabul ettiler, anaerkil geleneklerini benimsediler ve kendi kültürleriyle harmanladılar. Ana Tanrıça kültü Hititlerde ağırlığını korur. MÖ 1300‘lü yıllarda, İndo Germen kavimleri, Helenler ataerkil kültürlerini Anadolu’ya adapte ederler.

Orta Anadolu’da Asur ticaret kolonisi çağında hür kadınların yalnız ev kadını olmayıp, çeşitli alanlarda, özellikle ticaret işlerinde erkek gibi çalıştıkları biliniyor. MÖ. 18. yüzyılda Anadolu’da yaşayan kadınlar kendi başlarına iş hayatına atılıyor, kendi adına ticari anlaşmalar tanzim ediyor, kendi namına borçlanıyor veya ödünç para veriyor, her çeşit hukuki işlerde yer alıyordu. Böylece, mülkiyet hakkına sahip olan kadının tanık gösterildiği, dava edildiği de görülüyor. Kadın, erkeğin haklarına tam eşit sahip olmamakla beraber, bazı temel hak ve özgürlükleri de elinde tutuyordu. Boşanma yetkisi kadına ve erkeğe eşit tanınıyordu. Erkeğe olduğu gibi kadına da boşanma veya boşama eşit bir hak olarak verilmişti. Çocukların vesayetini anne alabiliyor ve gerektiğinde onların bakımı için bir miktar gümüşün nafaka olarak kadına erkek tarafından ödenmesi şart koşuluyordu. Evlilikte yasal olarak tek eşlilik esastı. Ancak, erkek isterse birçok cariye alabilirdi. Fakat yasal eşin tüm hakları kanunla garanti altındaydı. MÖ. 18 yüzyılda, Anadolu’da Asur Kolonistler döneminde, Anadolu kadını çağdaşı diğer Ön Asya toplumlarında bir benzeri olmayan geniş haklara, yetkilere ve saygınlığa sahipti. Ayrıca, toplum içinde de çok önemli bir yer işgal etmekteydi.

Roma hukukunda, babanın çocukları üzerindeki egemenliğinin özel bir ismi var, “patria potestas(erkeğin gücü)” olarak adlandırılıyor bu egemenlik. “Patria potestas” Roma’da Baba ve çocuklarının, torunlarının ve diğer torunlarının genel tüm haklarını ifade ediyordu. Egemenlik deyip geçmeyelim. Sadece babanın sınırsız hâkimiyet hakkı vardı. Bu hâkimiyete yalnız çocuklar değil, ailesine dâhil olan her birey tabi idi. Aile babasının, aile çocukları (çocuğu, torunu, torununun çocuğu vs.) üzerindeki hâkimiyet hakkı özel bazı nedenlerle sona ermediği sürece çocuğun yaşına bakılmaksızın, babanın ölümüne kadar devam ederdi. Babanın çocuklar üzerindeki yetkisi sınırsızdı. Aile babası çocuklarını satabilir, organlarını kesebilir, hatta öldürebilirdi. Aile babası kullandığı bu yetkilerinden dolayı devlete karşı hiçbir şekilde sorumlu değildi. Zamanla imparator emirnameleri ile velâyete bir takım sınırlamalar getirilmiş olsa da babanın hâkimiyetinin kaldırılması Roma Hukukunda söz konusu olmamıştır.

Aile reisi olarak erkeğin eşi üzerindeki egemenliğine de “manus” diyorlardı. Roma’da aile kurabilmek için gerekli ilk adım olan nişanlanma ve evlenme hiçbir zaman şekle bağlı olmamıştır. Bir erkek ve bir kadının tam ve devamlı bir hayat birliği için bir araya gelerek aynı evde yaşamaya başlamasıyla aile oluşuyordu. Bu şekilde oluşan bir ailede kadının akrabalık ilişkileri ve kocasının hakimiyetine girip girmeyeceğini belirlemek açısından bazı işlemleri yapmak gerekiyordu. Bu açıdan eski devirlerden itibaren birlikteliklerin manus’lu ve manus’suz olarak ayrıldığı görülmektedir.

Mülkiyet özelleştiğinde, erkek özel mülkiyeti temsil eden konumuna geldi. Artık erkek, bu hakkı kendisinden sonra bırakacağı kişinin kendi çocuğu olmasını istedi. “Ben burada olmayacağım, benim bir parçam benim mallarımı almalıdır.” Önce özel mülkiyet geldi, sonra da baba kurumu. Ve kesin olarak “çocuk bana ait” diyebilmek için, neredeyse tüm toplumlarda, kadının evlenmeden önce mutlaka bakire olması fikri baskın hale geldi. Aksi halde karar vermek zor olacaktı. Kadın, evlendiğinde çocuk taşıyor olabilirdi. Erkekler kadınlarla karısı olması için evlenirler, kadınlar erkeklerle anne olabilmek için evlenirler. O dönem bekaretin önemi erkeğin mirasıyla ilişkilendirilmişti ve günümüzde de bu halen önemli bir gelenek olarak değerlendiriliyor. Belki de şu anda içinde yaşadığımız çağın etkisiyle, bir kadının sadece çocuk sahibi olmak için, erkeğin ise miras bırakmak için evlenmesi fikri aykırı gelebilir.

İslamiyet’i kabul etmeden önce, eski Türklerde de babaerkil bir aile düzeni vardı. Ana, ancak babanın yokluğunda velâyet hakkına sahip olabiliyordu.

Eski Türklerde çocuk sahibi olmanın toplumsal önemi dolayısıyla, çocuğu olmayanlara evlat edinebilme hakkı tanınmıştı.

İslam Hukukunda ise velâyet babaya aitti. Ana velâyetle ilgili değildir. Baba velâyeti kullanamaz hale gelirse, küçüğe bir vasi atanır. Ananın vasi olarak atanabilmesi için bu görevi yerine getirecek nitelikte bulunması gerekir. Yani, ananın hür, iyiyi, kötüyü, doğru ve yanlışı ayıran, seçen, reşit, güvenilir ve onurlu olması şarttır. Ana bu nitelikteyse başkası vasi atanamaz. Bu kural yani ananın çocuğun velisi değil de ancak vasisi olabilmesi Kur’an ve Hadiste yer almaz bu bir içtihattır.

Fransız devrimi sonrası değişim aileye de yansıdı. Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, ana baba birlikte çocukları üzerinde söz sahibi olmaya başladı. Önceleri bu hak daha çok ev reisinin yerini alan babaya tanınmıştır. Ana-baba, çocuk üzerinde söz hakkı sahibi olsa da aralarında bir eşitlik söz konusu değildi. Babanın oyu üstündü. Ayrıca velâyet, ana baba yararına tanınmış bir tabii hak kabul ediliyordu. Eşya üzerindeki hak ile velâyet hakkı arasında paralellik görülüyor, bu nedenle çocuğun davranışlarını, tıpkı sahibinin eşya üzerindeki tasarruf yetkisinde olduğu gibi, çocuğa sahip olan kişinin belirleyeceği kabul ediliyordu.

Özellikle 1950’li yıllarla birlikte tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle aile yapısında yine önemli değişiklikler oldu. Büyük aileden çekirdek aileye dönüşüm başladı. 1970’li yıllara gelindiğinde feminist hareketle birlikte, kadının bir birey olarak toplumda ve iş yaşamında yerini almaya başlamasıyla aile içindeki klasik rol paylaşımı değişti. Artık kadının rolü evde ev işi yapıp çocukla ilgilenmek, erkeğin ise dışarıda çalışıp ailenin geçimini temin etmek değildi. Her ikisi de dışarıda çalışıyor, her ikisi de çocukları ile ilgileniyordu. Bu değişim ana-babanın çocuk üzerindeki eşit söz hakkı sahibi olması gerekliliğini beraberinde getirdi. 1980’li yıllardan itibaren ise boşanmaların artması, evlilik dışı birlikte yaşam şekline toplumsal bakışın değişimi ile çekirdek aile yapısının yerini mozaik aile yapısı almaya başladı. Uzun yıllar boyunca, çocuk ile ana baba arasındaki ilişki bir egemenlik ilişkisi olarak görülmüş, çocuk, “hakkın” aslı olarak kabul edilmemiştir. Bunun paralelinde de çocukların korunması hukuk düzenlemelerinde önem kazanmıştır. 1900’lü yıllarda çocuk hakları kavramı ortaya çıkmış ve çocuk hakları uluslararası hukuk alanında korunmaya başlanmıştır. Bu korumanın başlangıcı ülkelere göre değişmekle birlikte gelişmiş ülkeler ve ülkemizde anne karnındaki 20-25’inci haftada başlar. Yani 25 haftalık ceninin yasal hakları vardır ve anne babasına karşı haklarının korunması söz konusu olduğunda bu hakları devlet korumakla yükümlüdür. Anne ve babanın yanlışları sonucunda çocuğun düşmesi, zarar görmesi, sakat kalması durumunda devlet anne ve babaya dava açar. Süreç içinde ilginç aykırılıklar da yaşanıyor. Nazi Almanya’sında “sterilizasyon” işlemlerine girişilmiş. Cinayete hukuksal kılıf bulunmuş. 1933’te çıkarılan bir yasayla sakat doğan bir çocuğun “sterilize” edilebileceği belirtiliyormuş! Hukuk zorba egemenlerin elinde böyle oyuncak olabiliyor işte!

Onunla ilk tanışmamız, internet ortamında oluşturulmuş paylaşım gruplarından birinde olmuştu. 2006 yılı başlarıydı. Yaşasaydı şimdi insan hakları ve ayrımcılık konusunda doktora çalışmasını tamamlamış hukukçu olacaktı. 12 Mart 2015’de Sevgili dostum Selen Özel aramızdan ayrılalı 5 yıl bitmiş olacak.

Yaşamımızda çok özel yeri olan dosttan öte diyebileceğimiz nadir insanlar olur. Selen benim için öyleydi. İnsan sevgisiyle dolu, hukuk, sanat, felsefe, kültür gibi pek çok konuda bilgi sahibi olmaya özen gösteren çok okuyan değerli bir insan Sevgili Selen Özel.

Kızım olduktan sonra yazışmalarımız sıklıkla baba – kız üzerine yorumlarla renkleniyordu. Babalar gününün yaklaştığı bir gün Osho’nun bir kitabından alıntı yaparak “eskiden baba yoktu” diye yazmıştım. Hemen hukuk bilgisini de katarak cevap yazdı. Karşılıklı konuyu detaylandırmıştık. “Aslında insanların düşüncelerini içinde yaşadıkları toplum biçimlendiriyor” diyordu sevgili Selen.

Feodal piramittin yıkılışı hiç kolay değil.

[*] “Asi Ruh” ya da “Provokatör Mistik” olarak da anılan Osho, 1931 yılında Hindistan’ın Madhya Pradesh eyaletindeki Kuchwada’da dünyaya gelmiştir.

Geri Dön


İçeriğe geri dön | Ana menuya dön